Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan seçilmiş Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, cezaevinde 19 ay geçirdi. Bu süreçte, yerine atanan kayyımın ardından bir başka kayyım daha görevlendirildi. Şahan ile hem yargılandığı davaları hem de ülke siyaseti hakkında görüşmeler gerçekleştirdik.
– Hakkınızdaki suçlamalarla ilgili duruşmalarda dikkat çekici diyaloglar yaşanıyor. Özellikle Medicana Hastanesi iddialarını sormak istiyorum; burada neyle suçlandınız ve nasıl bir durum ortaya çıktı?
Medicana olayı gerçekten dikkat çekici bir vaka. Eşine az rastlanır bir dönüşüm hikayesi söz konusu. Durumu şöyle açıklayayım. Düşünün ki, Şişli’nin ortasında ofis alanı olarak ruhsat almış büyük bir bina var. Yaklaşık dokuz bin metrekarelik kaçak alan mevcut. Bu kaçak bölümler için yapı kayıt belgesi alınmış. Bu ölçekteki bir yapının hastaneye dönüşümü nasıl mümkün hale geldi? Cins değişikliği Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılmış. Sağlık Bakanlığı da hastane ruhsatını vermiş. Hatta ilginçtir ki, bina kiralanmadan kısa süre önce valiliklere bir yazı gönderilmiş ve yapı kayıt belgeli binalarda iskân aranmayacağı belirtilmiş. Yani bina, belediyenin onayından geçmeden devletin farklı kurumlarında dolaşarak hastaneye dönüştürülmüş.
Hikâyenin hiçbir aşamasında Şişli Belediyesi’nin yetkisi bulunmuyor. Bizden istenen tek şey, projenin mevcut yapıya uygun olup olmadığına dair teknik bir yazıydı. Biz de dedik ki, burası hastane olacaksa deprem güvenliği nasıl? Bize bir üniversiteden alınmış rapor getirildi. Yetki bakanlıklardaydı; belediye bu sürecin karar vereni değildi.
Medicana’nın kendi yönetim kurulu kararıyla yaptığı resmi bağışla edinilen çöp kamyonlarına gelecek olursak; biz göreve başladığımızda, Şişli’nin çöp toplama işlemi yıllardır taşeronlar tarafından yürütülüyordu. Her yıl büyük miktarlarda ödeme yapılıyordu ve belediye aslında en temel işini dışarıdan alıyordu. Biz de dedik ki bu böyle devam etmemeli; Şişli kendi çöpünü toplamalı ve taşerona giden paralar belediyenin kasasında kalmalıydı, bunu her yerde ifade ettik. Medicana da belediyeye 67 çöp kamyonu alınması için resmi bir bağışta bulundu. Para benim hesabıma yatmadı; yakınlarıma da yatırılmadı, tamamen belediyenin hesabına geçti. Kamyonlar Devlet Malzeme Ofisi’nden tedarik edildi ve hepsi kamu malı oldu. Ancak ben tutuklandıktan sonra, Şişli Belediyesi’ne yapılmış resmi bir bağışın bile başlarına sorun açacağını düşünmüş olmalılar ki, bu durumu rüşvet hikâyesine dönüştürdüler.
“YÜZLERİNE BAKARAK SORDUM”
Mahkeme sırasında şirket yetkilileri karşımdaydılar ve yüzlerine bakarak sordum: Ben sizden böyle bir şey istedim mi? Hayır dediler. Size biri gönderdim mi? Ona da hayır dediler. Peki sizden milyonlarca dolarlık talep edilmişse neden gelip bana söylemediniz? Bunu söylemeyi adaba aykırı bulduk dediler. Belediye adına milyonlarca dolarlık talep geldiğini iddia eden firma yetkilileri ne şikayette bulundular ne de süreçte görüştükleri belediye başkanını bilgilendirdiler; benim tutukluluğumun 9. ayına kadar…
Ama tüm bunların sonunda ortada ne var biliyor musunuz? 67 çöp kamyonu hala Şişli’nin sokaklarını temizliyor. Belediye iki yıldır o iş için yeni ihale açmıyor ve taşerona ödeme yapmıyor; bizim hesaplamalarımıza göre bunun halka sağladığı kamu yararı en az bir buçuk milyar lira civarında oluyor. İnsan ister istemez düşünüyor ve gülüyor; bana isnat edilen rüşvetin tamamı belediyenin garajında duruyor, üzerinde “Şişli Belediyesi” yazıyor ve her sabah vatandaşın çöplerini topluyor! Dünyada böyle bir rüşvet türü var mı bilmiyorum.
Benim söylediğim oldukça basit: Her işlemi açın inceleyin; evrak orada, banka kayıtları orada, kamyonlar orada. Ben 67 kamyonun hesabını veririm ama biri de şu suçlamanın delilini ortaya koysun.
“KOMİSYONDA OLMADIĞIN PLANDAN TUTUKLANDIM”
– Yargılandığınız davalar hakkında genel değerlendirmeniz nedir? Buradan adil bir karar çıkacağını düşünüyor musunuz?
Bu dosyaları konuştukça insan bu suçlamaların nasıl kurulabildiğine şaşırıyor; mesela komisyonunda bile olmadığım bir plan nedeniyle tutuklandım! Plan o dönemde İBB Meclisinde iktidar partisi olan AK Parti oylarıyla geçmişti, muhalefet ise karşı oy vermişti; ben komisyon üyesi bile değilim! Bunların hepsi belgeli! Diğer suçlamalarda da durum aynı şekilde devam ediyor: Kestiğimiz cezalar, plan gereği kamuya devredilen alanlar gibi konularda geri adım atmadığımız işlerimiz var; yani bir belediyeci olarak gerekeni yapıyorsunuz ama baktığınızda yaptıklarınız suçlama olarak önünüze geliyor! Bazı konularda muhatap arıyorum ama o da yok! Ama sanık sandalyesindeyim.
Elbette haksızlık duygusuyla başa çıkmaya çalışan ne ilk ne de son kişi olduğumun farkındayım; Türkiye’nin bugün en önemli meselelerinden biri güven meselesidir! Yurttaşların hukuka, kurumlara, yöneticilere ve geleceğe güvenebilmesi gerekiyor çünkü devlet dediğimiz yapı en temel olarak bu güven üzerine inşa edilmiştir! Bugün bunun ciddi şekilde sarsıldığını görmekteyiz ve sonuçları mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmıyor; ekonomiden kamu yönetimine kadar her alanda hissediliyor!
Devletin kurumları birbirleriyle bağlantılı çalışan büyük bir mekanizmanın parçalarıdır; eğer bu mekanizmanın çarklarından biri hukuktan uzaklaşırsa diğerlerinin sağlıklı işlemesi zorlaşır! Adaletin olmadığı yerde kamu yönetimine güven azalır ve güvenin zayıfladığı yerde toplumsal huzur ile ortak gelecek duygusu da zayıflar!
Bunun değişmesini istiyorum! İnsanlar yaptıkları işlerin doğru olduğunda devletin arkasında durduğunu yeniden hissetsinler! İşçi hakkının yenildiğini hissetsin! Çocuğu için adalet arayan anne bunu hissetsin! Belediyede doğru olan neyse onu yapmak isteyen memur da bunu hissetsin!

“BU ÇARK KIRILSIN”
Savunmamda da ifade ettim ki bugün benim ayağıma bağlanan taş yarın başka birinin ayağında olabilir! Bugün bana yapılan haksızlık yarın başka biri için de yaşanmamalıdır! Ben bu çarkın yarın tersine dönmesini istemiyorum; ben bu çarkın kırılmasını istiyorum!
– Çok kısa süre önce İstanbul’da büyük bir sel felaketi yaşandı; şehir plancısı olarak bu felaketin nedeni hakkında düşünceleriniz neler?
Her sel felaketinde ya da depremde yine aynı şeyi konuşuyoruz: Kentleşme anlayışımızı ve planlamayı… Sonra gündem değişiyor ama sonuç yine kentlerimize oluyor! Eğer kentin her metrekaresini inşaat alanına dönüştürürseniz sonunda ayağınızı basacak toprak bulamazsınız! Mesela Şişli’de kişi başına düşen aktif yeşil alan sadece bir metrekarenin altında kalıyor! Depremde en büyük açık toplanma alanlarımız arasında mezarlıklar yer alıyor! Yaşayanların sığınacak yerinin mezarlık olması çok distopik!
Ayrıca gençken kendi gözlerimle gördüm ki bir dere yatağının sınırlarının kâğıt üzerinde nasıl değiştirildiğini… Kurum görüşleri vardı, raporlar vardı her şey usulüne uygun görünüyordu ama su maalesef o görüşleri okuyamıyor ya da imar planını bilmiyor… Önüne ne koyduğunuzla ilgilenmiyor… Yüzlerce yıldır nereden akıyorsa orayı hatırlıyor… İmar aflarının temel sorunu buydu çünkü siz hukuki durumunu gecede değiştirebilirken zemini değiştiremezsiniz!
Kâğıtla doğa arasındaki tartışmayı sonunda doğa kazanacaktır!
Kuzey ormanları, Kanal İstanbul baskısı gibi konular aynı hikâyenin farklı sayfalarıdır… Meseleyi mekânda adalet dediğimiz yere bağlayabilmek de bundan kaynaklanmaktadır… Kentlerin gerçek sahiplerinin yerel yönetimler olduğunu unutmamak gerekir çünkü bilim insanlarının söz sahibi olmadığı her karar alma süreci İstanbul’u afetlere karşı daha kırılgan hale getirir… Yanlış planlama kararlarının bedelini ise o kararlarda hiç sözü olmayan yurttaş ödemektedir!
Anca İstanbul hala direnmeyi sürdürüyor… Bu kentin artık kendine özgü bütüncül ve bağlayıcı planlama rejimine ihtiyacı var… Belki Boğaziçi Yasası gibi İstanbul’un doğal varlıklarını koruyacak özel imar yasalarını tartışmalıyız… Yeter ki bu meseleleri konuşabileceğimiz demokratik siyasi iklimi yeniden tesis edelim. Çünkü İstanbul’un geleceği burada yaşayan herkesin yaşam hakkıyla bağlantılıdır.
SİLİVRİ’DEN SİYASETE BAKIŞ
– Belediye başkanı olduğunuz Şişli’de kayyımın faaliyetlerini takip edebiliyor musunuz? Bu konuda düşüncelerinizi merak ediyorum.
Evet tabii ki takip ediyorum… Arkadaşlarım bilgi veriyor, Şişlililer bana gönderiyor… Gerçek şu ki demokrasi olmadan iyi yönetim olamaz bunu en yakın örnekten görüyoruz.
Kayyım rejiminin ne olduğunu basitçe açıklamak gerekirse: Seçilmiş bir belediye başkanıysanız kaçacak hiçbir yeriniz olmaz… Sabah pazara gidersiniz biri kolunuzdan tutar ya da akşam mahalle toplantısına katıldığınızda önünüze dosya koyarlar… Muhtar arar ya da esnaf kapıda sizi beklerken biri size yaklaşır… Hesap biraz böyle verilir… Bana sorarsanız kayyumla birlikte ilk değişen şey de bu hesap verme şeklinin yönüdür… Seçilmiş yönetimler hesaplarını aşağıya verirken atanmış memur olan kayyumun böyle zorunluluğu yoktur çünkü onun bakacağı seçmen yoktur… O hesabını onu oraya atayana verir!
Geçen gün Teşvikiye’de yaşanan olaydan örnek vereyim: Ihlamur Yolu’nun başına markaların kahve etkinliği için on beş günlüğüne dört büyük yapı kurulmak isteniyor bazı binalara reklam asılması planlanıyor… Mahalleli sabah uyandığında sokağın neon ışıklı tuhaf vitrinlere dönüşmüş olduğunu görüyor… Ne mahalleliye sorulmuş ne muhtara haber verilmiş… Muhtar haklı olarak soruyor “Halka sordunuz mu?” Biz göreve geldiğimizde Nişantaşı’nda kamusal alanın reklam panosuna dönüştürülmesine karşı çıkıp buna izin vermeyeceğimizi duyurmuştuk çünkü sokakların değerini markaların değil yurttaşların ihtiyaçlarının belirlemesi gerektiği savındayız!
Benden ayrıldığımdan beri en çok duyduğum gündem ise yine Şişli’nin çöpleri… Birkaç ay önce sokaktaki çöpün fotoğrafını paylaşarak beni etiketleyen yurttaşa cevap verdim: “Tutukluyum kardeşim, ben değil kayyum yönetiyor!” Bir belediyenin işi talimatla yürütülemez çünkü mahalleyi tanımak gerekir!… Bugün Bir Öğün Bizden’in burs programlarına ya da diyabetli çocuklara dağıttığımız sensörlerin eksilmesine bakmak kayyum rejimini anlamamız için yeterlidir!… Bu görev öyle başka işlerin yanında atamayla gelen yarı zamanlı yapılabilecek işler değildir!